Fidu takipçilerine özel hazırladığımız bu içerikte “İnşaatta çalışanlara ne denir” hakkında önemli bilgiler paylaşacağız.
Kayseri’de Bir Şantiyenin İçinde Başlayan Hikâye
Sabahın ilk ışıkları Erciyes’in üstüne vururken Kayseri’nin soğuğu insanın yüzünü keser gibi olur. Ben bunu her sabah hissederim. 25 yaşındayım ve hâlâ bazı günler büyüdüğümü anlamıyorum. Şehrin kenar mahallelerinden birinde yaşıyorum. Evimin penceresinden baktığımda uzakta yükselen vinçleri görürüm. O vinçler bana hep aynı şeyi düşündürür: “Bir şeyler yükseliyor ama içeride kimlerin emeği var?”
O soruyu ilk kez kendime sorduğumda çok küçüktüm. Babam beni bir şantiyeye götürmüştü. O gün ilk kez duydum: “İnşaatta çalışanlara ne denir?” diye sormuştum. Babam gülmüştü, “İşçi derler oğlum, usta derler, kalfa derler…” demişti. Ama o kelimelerin arkasında bir dünya olduğunu o zaman anlamamıştım.
Yıllar geçti. Şimdi o dünyayı daha yakından biliyorum. Ve içimde hem hayranlık hem de tuhaf bir kırgınlık var.
Şantiyenin İçinde İlk Gördüğüm Gerçek
Lise yıllarımın sonuna doğru bir yaz tatilinde bir şantiyede çalışmaya başladım. Aslında “çalışmak” denir mi bilmiyorum, daha çok etrafa bakmak, taş taşımak, çimento kokusunu içime çekmek gibi bir şeydi.
Orada herkesin bir adı vardı ama kimse sadece adıyla çağrılmazdı.
“Usta buraya gel!”
“Kalfa şunu ölç!”
“Amca şu demiri uzat!”
O an tekrar düşündüm: İnşaatta çalışanlara ne denir? Sadece işçi mi? Yoksa her biri ayrı bir hikâye mi?
İlk gün ellerim titriyordu. Çimento tozu burnuma doluyordu, gözlerim yanıyordu. Ama asıl yakan şey o değildi. Asıl yakan şey insanların yorgunluğuydu. O yorgunluk bile alışkanlığa dönüşmüştü sanki.
Bir usta vardı, adı Mehmet’ti. Ama kimse ona Mehmet demezdi. “Usta” derlerdi. Sanki adı silinmiş gibi. O gün içimden ilk kez şunu geçirdim: Bir insanın adı nasıl olur da bu kadar kolay unutturulur?
Ustaların Sessiz Dünyası
Mehmet Usta öğle arasında bir köşeye oturur, ekmeğini yerdi. Çok konuşmazdı. Ama gözleri konuşurdu. Ben onu izlerken hep şunu hissederdim: Bu adamın içinde bir hayat var ama dışarıya sadece iş düşüyor.
Bir gün yanına oturdum. Cesaretimi topladım.
“Usta… siz hep burada mısınız?” dedim.
Gülümsedi ama gülümsemesi bile yorgundu.
“Buradayız evlat. Burası bizim hayatımız.”
O an içimde bir şey kırıldı. Hayal kırıklığı mıydı, yoksa geç fark etmenin ağırlığı mı bilmiyorum.
Demirin, Tozun ve İnsanlığın İçinde
Şantiyede her şey sertti. Demir sertti, beton sertti, güneş bile sertti. Ama en sert olan şey zamanın kendisiydi. Saatler geçmek bilmiyordu.
Ben bazen kenara çekilip onları izlerdim. Vinç operatörü yukarıda yalnızdı. Kalıp ustası aşağıda bağırıyordu. Birisi ölçü alıyor, birisi kesiyor, birisi taşıyordu. Herkes bir şeyin parçasıydı ama kimse bütünü tam görmüyordu.
O günlerde aklımda sürekli aynı soru vardı: İnşaatta çalışanlara ne denir?
İşçi mi?
Emekçi mi?
Usta mı?
Kalfa mı?
Formen mi?
Ama hiçbir kelime yeterli gelmiyordu. Çünkü onların yaptığı şey sadece bir iş değildi. Bir şehri, bir hayatı, bir geleceği taşımaktı.
Kayseri’nin Soğuğunda Isınan Eller
Kayseri’nin kışı serttir. Sabahları don olur, eller uyuşur. Şantiyede ise iş durmaz. Çünkü beton beklemez, proje beklemez, hayat beklemez.
Bir gün çok net hatırlıyorum. Kar yağıyordu. Hepimiz titriyorduk. Bir usta eldivenlerini çıkardı. “Eldivenle iş yapılmaz” dedi. Ellerini çimento içine soktu, demir bağladı.
O an utandım. Çünkü ben yanımda montum varken bile şikâyet ediyordum.
İçimden geçen duyguyu saklayamadım: hayranlık. Ama aynı zamanda büyük bir hayal kırıklığı. Çünkü bu insanların emeği çoğu zaman görünmüyordu.
Görünmeyen Emeğin Ağırlığı
Şehrin başka yerlerinde insanlar yeni binaların önünde fotoğraf çekiyordu. “Ne güzel olmuş” diyorlardı. Ama kimse o binanın içinde kaç kişinin teri olduğunu düşünmüyordu.
Ben düşündüm.
Ve o düşünce içimi ağırlaştırdı.
Çünkü artık biliyordum: İnşaatta çalışanlara ne denir sorusunun tek bir cevabı yoktu. Onlar sadece “işçi” değildi. Onlar bir şehrin omurgasıydı.
Bir Çay Molasında Duyduğum Hikâye
Tavsiye Ettiğimiz İçerik: İnşaatta sırasıyla neler yapılır ?
Bir öğle arasında çay içerken yanımdaki genç bir çocuk konuşmaya başladı. Adı Yusuf’tu. 19 yaşındaydı. Gözlerinde hem umut vardı hem de erken büyümüş bir yorgunluk.
“Ben burada para biriktiriyorum,” dedi. “Okula dönmek için.”
O an içimde bir şey kıpırdadı. Çünkü ben üniversiteye giderken şikâyet ediyordum, o ise geri dönmeyi hayal ediyordu.
Yusuf bana şunu sordu:
“Sence biz neyiz?”
Cevap veremedim.
Çünkü o an kelimeler yetmiyordu.
İçimde Biriken Sessizlik
Şantiyeden ayrıldığım gün uzun süre konuşmadım. Kayseri’nin sokaklarında yürüdüm. Erciyes uzakta duruyordu, sanki hiçbir şey olmamış gibi.
Ama içimde bir şey değişmişti.
Artık “İnşaatta çalışanlara ne denir?” sorusu sadece bir soru değildi. Bir yüzler toplamıydı. Bir hayatlar bütünüydü.
Evime gittiğimde defterimi açtım. Günlük tutmayı severim. O gün sadece şunu yazdım:
“Bugün gördüm ki bazı insanlar sadece çalışmaz, dünyayı taşır.”
Usta Olmak, Kalfa Olmak, İşçi Olmak
Zamanla öğrendim ki şantiyede her unvan bir sorumluluktu.
Usta, işin en ince yerini bilen kişiydi.
Kalfa, ustaya köprüydü.
İşçi, her şeyin temeliydi.
Formen, düzenin sesiydi.
Ama bunların hiçbiri tek başına insanı anlatmıyordu.
İnsan, sabah erken kalkıp soğukta çalışan ellerdi.
İnsan, öğle arasında yere oturup sessizce ekmek yiyendi.
İnsan, akşam eve yorgun ama bir şeyler yapmış olmanın hissiyle dönen kişiydi.
Bir Binanın İçine Saklanan Hayatlar
Şimdi şehirde yeni binaların önünden geçerken durup bakıyorum. Her bir pencerenin arkasında bir emek var gibi geliyor bana.
Ve her defasında aynı şey aklıma geliyor:
İnşaatta çalışanlara ne denir?
Belki de en doğru cevap şudur: Onlar görünmeyen hikâyelerin yazarlarıdır.
Hayal Kırıklığı ve Umut Arasında
Bazen içimde bir kırgınlık büyüyor. Çünkü emek çoğu zaman unutuluyor. Ama aynı zamanda bir umut da var.
Çünkü biliyorum ki her yeni bina, birilerinin sabrıyla, gücüyle, alın teriyle yükseliyor.
Ben o gün şantiyeden çıktığımda kendime şunu söyledim:
“Bir gün sen de yazacaksın. Ama sadece kelimeleri değil, insanları da göreceksin.”
Ve hâlâ o cümleyi taşıyorum içimde.
Son Bakış
Kayseri’nin rüzgârı yüzüme vururken vinçlere son kez baktım. Gökyüzüne uzanan o demir kollar bana artık başka bir şey anlatıyordu.
Yükselen sadece binalar değildi.
Yükselen, insanların sessiz emeğiydi.
Ve ben bunu artık unutamıyorum.